1996'da başlayan, ortodontiye uzanan çeyrek asırlık bir diş hekimliği yolculuğu.
Lisans eğitimi
Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi · Doktora Programı
Danube Private University · Viyana / Avusturya · Ortodonti Yüksek Lisans Programı
Mesleki gelişim ve sürekli eğitim çalışmaları
İnsanın ağzı, dünyaya açılan en eski kapıdır. Söz buradan çıkar, ekmek buradan girer, gülüş buradan taşar. Ve yine buradan — bu küçük ve karanlığın hüküm sürdüğü o dar koridordan — insanın en derin korku ve en bastırılmış ağrıları sızar çıkar. Ben yıllardır o koridorun başında duruyorum. Bekleyerek, bakarak, bazen onararak.
Diş hekimliği, tıbbın en yanlış anlaşılan koludur. İnsanlar onu küçümser — "gerçek doktor değil" denir zaman zaman, bu sözün arkasında ne düşünüldüğünü bilmeden. Oysa ağız, bedenin en siyasi organıdır. Sınıf anlatır, yaş fısıldar, öz bakımın hikâyesini çığlık çığlık bağırır. Bir hekimin muayene koltuğuna oturmuş, ağzını açmış bir hastaya bakmak; bazen bir odayı, bir hayatı, bir nesli okumak gibidir.
Tıbbın kutsallığından söz edildiğinde, insanlar kalp cerrahını, nörolog'u düşünür. Hayat kurtaran elleri, ölümle dans eden saatleri. Haksız değiller. Ama şunu da söyleyeyim: sabah sekizde kliniğine adım atan, ağrıyla geçirdiği geceyi gözlerinin altında taşıyan bir hastanın yüzüne baktığınızda — ve o bakışta hem korku hem teslimiyet hem umudu birlikte gördüğünüzde — kutsal olan şeyin adresinin çok daha mütevazı yerlere de uğradığını anlarsınız.
Kutsallık büyük salonlarda yaşamaz yalnızca. Bazen steril eldivenin içinde, ince bir enjektörün ucunda, "şimdi biraz yanacak ama geçecek" cümlesinin telaffuz edildiği anda yaşar. O cümleyi söyleyen ağız başkasının ağrısını azaltmak için dünyaya gelmiş gibidir — ve belki de öyledir.
Her diş, bir hayatın küçük tanığıdır. Neler yenildiğinin, nelere sabredildiğinin, nelerin ihmal edildiğinin sessiz kayıtçısı.
Estetik boyutuna gelince — bu en tartışmalı katmandır. Güzelliği ağzın içinde aramak, bazılarına yüzeysel gelir. Oysa gülüş, insanın kendini dünyaya sunuş biçimidir. Gülüşünden utanan biri kendini gizler; gizlenen biri zamanla daralır. Ben bu daralmanın klinik kanıtlarını görürüm: ağzını kapatarak gülen, el koyarak yüzünü örten, fotoğraflardan çekinen insanlar. Bir veneerin, bir ortodontik tedavinin, bir beyazlatmanın ardından "ilk defa dişlerimi göstererek güldüm" diyen hastanın gözlerinde bir şey parlar — buna estetik değil, özgürlük demek daha doğru olur.
Sanat mıdır bu iş? Evet, bence öyledir. Rengi seçerken, formu tasarlarken, dişin yüz içindeki yerini ve oranını düşünürken; bir hekim hem biyolog hem mühendis hem ressam gibi çalışır. Ama en temel ayrımda — sanatçı ile hekim arasında — hekim her zaman daha kısıtlı bir özgürlükle çalışır. Tuval değişmez; o tuval başka birinin yüzüdür. Ve o yüze sadece yakışanı yapmak, güzel olanı değil — doğru olanı aramak anlamına gelir.
Hippokrates önce zarar verme der. Diş hekimliğinde bu ilke şöyle tercüme edilir: önce koru, kaybetmek zorunda değilsen kaybetme, değiştirmek zorunda değilsen değiştirme. En güzel kaplama yapılmayan kaplamadır. En başarılı tedavi ihtiyaç duyulmayan tedavidir.
Yıllar içinde fark ettim ki bu işin en zor yönü ne teknik ne estetik ne de bilimdir. En zoru güveni kazanmaktır. Koltukta ağzını açan biri, savunmasızdır — hem fiziksel hem duygusal olarak. Başını geri yatırır, gözleri tavana bakar, elleri kucağında bekler. O bekleme anında hekim ne yaparsa yapsın, bir sözleşme imzalanmaktadır: "sana zarar vermeyeceğim." Bu sözleşmenin mürekkebi kâğıda değil, hastanın güveninde akar.
Ve işte bu yüzden diş hekimliği tıp değil midir? İşte bu yüzden kutsal değil midir? Bir insanın güvenini bu biçimde taşımak — o küçük, açık ağzın içinde barındırdığı teslimiyete layık olmaya çalışmak — bu sorumluluk bana her sabah dışarıdan değil, içeriden bir şeyi uyandırır.
Bazen düşünürüm: insanlık tarihinde diş ağrısı çekmemiş tek bir nesil var mıydı? Firavun'un dişleri çürüdü, Napolyon muharebe öncesi diş ağrısıyla boğuştu, Shakespeare dişetinden şikâyet etti diye rivayet edilir. Ağız ağrısı zamansızdır — belki de tüm ağrıların en insanisidir. Çünkü onu gizlemek mümkün değildir; yemek yemek, konuşmak, gülmek — hepsi ağzı çağırır ve ağız her seferinde varlığını hatırlatır.
Bu hatırlatma bana göre bir armağandır. Bedeni görmezden gelemezsiniz. Kendinizi erteleyemezsiniz. Ağız sizi şimdiye çeker — o ağrıya, o muayeneye, o koltuğa. Ve koltuğa uzandığınızda, başınızı geri yatırdığınızda, gözlerinizi tavana diktiğinizde; belki de hayatınızda o gün için o kadar küçük ama o kadar gerçek bir şey yapıyorsunuzdur: kendinize özen gösteriyorsunuzdur.
Ben bunun tanığı olmayı, küçük ama derin bir ayrıcalık olarak görüyorum.
Diş hekimliği bir meslek değil midir? Evet, meslektir. Bir bilim dalı değil midir? Evet, bilimdir. Bir sanat formu değil midir? Evet, sanattır. Ama bunların hepsinin altında — ve hepsinden önce — bir insanın başka bir insanın ağrısına dokunmasıdır. Ve bu dokunuş, adına ne denirse densin, her zaman kutsal olmuştur.
“25 yıllık klinik tecrübe ile estetik, fonksiyonel ve güvene dayalı ağız ve diş sağlığı hizmeti.”
Tedavi seçeneklerinizi konuşmak ve doğru planı birlikte oluşturmak için bir randevu oluşturalım.